![]() |
| Üye Günlüğü - Defteri Üye günlüğünüze bu başlık altından ulaşabilirsiniz. |
| | Seçenekler | Stil |
| | #41 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Bu sıralar beni çok zorluyorsun, hayat. Hangi köşeyi dönsem, fırtınalarınla üzerime saldırıp beni alaşağı etmeye çalışıyorsun. Her defasında sendeleyecek gibi olsam da, içimde yeniden ayağa kalkacak başka bir güç buluyorum. Yeni yollar, yeni virajlar, yeni mücadeleler… Sen hiç pes etmiyorsun, biliyorum. Sürekli sınayıp duruyorsun beni. Ama unuttuğun bir şey var, hayat: Ben düz ovada yürümek için yaratılmadım. Ben, en sarp kayalarda bile tutunmayı bilen bir dağ keçisiydim. Hoşgeldin yuvama, koynuma ürkek bakışlım.. ❤ 1 | |
| |
| | #42 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Kat ettiğin yolları inkâr etmen, seni sen yapan şeyi de çöpe atmak oluyor. Bir zamanlar uğruna çıldırdığın, yolum bu diye inatla aştığın yolları şimdi küçümseyip yüz çeviriyorsun. Yapma. Çünkü artık o bahçedesin. Ömrün boyunca kapısını aradığın huzurun da, eksik sandığın yanlarının da hep kendi içinde saklı olduğunu gördüğün yerde. Yani sende. Şimdi dönüp geçtiğin yolları hor görmek, aynaya bakıp kendi izlerini silmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Yapma. | |
| |
| | #43 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Bir kahve istedim önce. Sonra dedim ki kahvem bitesiye kadar ben bu kitabı bitiririm. Ne kahveyi bitirebildim. Ne boğazımdaki düğüme çare bulabildim. Yeniden lanet okudum. Bağırmadan ama sessizliğinle vurdun. Dram yapmadan yerle bir ettin. "Neden ses çıkarmadınız?" diye vururken direksiyona aklımdan çıkmayan sorular vardı. Mesela; insan ne zaman konuşamaz hale gelir? Ne zaman kaderine razı olur? Ne zaman kendi sesine yabancılaşır? İnsanın, insanlığın bir anda değilde sessiz sessiz yok oluşunu daha nasıl anlatabilirdin? 60 yıl önce yazılıp hala şimdş gibi okumak.. Utanç vericiydi. ❤ 1 | |
| |
| | #44 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Koltuğa sırtımı yasladım. Acelem yoktu. Öfkeliydim. Saçlarıma takılmış kibri parmaklarımın arasından geçirip dağıttım. Dudaklarımı ısırdım; kelimeler daha keskin çıksın istiyordum. Hassas noktalarını da biliyordum ve bende bıraktığı izleri de. İçimde dolaşan öfke yalnızca kırgın değildi. Tehlikeliydi. Bacak bacak üstüne attım. Eteğimdeki taşlar yukarı doğru kaydı. Bakışlarının yönü de. Az önce umursamaz görünen gözlerinde şimdi tetikte bir dikkat vardı. İçimde bir yer kaynıyor, can yakma isteğini usul usul kamçılıyordu. Bu beni kötü biri mi yapardı? Ayağa kalktım. Üzerimde taşıdığım her şeyi, sakladığım kırgınlığı, susuşu, yarım kalmış cümleyi ağır ağır üzerimden çıkardım. Sözlerimin bu kadar dokunacağını sanmıyordum. Ama yüzünde sertlik oluşmaya başlamıştı. Gözleri tek bir hareketimi bile kaçırmadı. Tamamen çıplak kalınca, saklayacak hiçbir şeyim kalmayınca, arkasına geçtim. Omuzlarına. Nefesim ensesinde ağır bir gölge gibi duruyordu. Usulca eğildim. "Öfkelendiğinde kullandığın sözlerden hoşlanmıyorum." Sessizlik. "Bilerek hassas noktalarıma dokunman seni güçlü değil, kalitesiz gösteriyor." Tek kaşı yavaşça kalktı. Attığım taş hedefini bulmuştu. Ellerimi usul usul kollarında gezdirdim kalan son ağırlıkları da bıraktım kollarına. Çıplak sözlerim tenine değil, gururuna değiyordu artık. Bir anda ensemden yakaladı. Daha derine bakmak için. Beni kendine çevirdiğinde gözlerinde öfke yoktu. Yalnızca geç kalmış bir fark ediş vardı. Özür diledi. Sesindeki mahcubiyet, az önceki bütün sertliğin altını oyuyordu. Ama kırgınlığın üzeri örtemedi. İlk kez gerçekten dinliyordu. İlk kez gerçekten görüyordu. O an istersem affedebilirdim. İstersem canını da yakabilirdim. İkisini de yapmadım. Çünkü bazı yaralar bağırılarak değil, sessiz bırakılarak hatırlatılırdı. Bir adım geri çekildim. Yüzündeki rahatlama daha doğmadan öldü. İşte o an anladı. Sorun öfkem değildi. Sorun, artık ona verecek hiçbir şeyimin kalmamış olmasıydı. Ve bazen bir insanın elinden alınabilecek en değerli şey, affedilme ihtimalidir. 👍 1❤ 1 | |
| |
| | #45 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Seni okuyunca, "Ben hangi tarihe gitmek isterim?" diye düşündüm. 1998 yılının yazına... Pakize nenenin ayvalarını gizli gizli aşırdığım, mezarlığa gidip çiçekleri incelediğim o yaza. Dut ağacına tırmanırken sırtıma giren kertenkeleyi hatırlıyor musun? Cabbar dedenin süpürge yapmak için kullandığı iplerine yaptıklarımı ya? Hakan abinin Dilek ablayı öperken gizli gizli izlediğim o ahıra ne demeli? Sonra arı sokunca şişen yerlerimde vıcık vıcık domatesle dolaşmama Domateslerime sinen sineklerle ettiğim kavgalara... Ben hem çok mutlu hem de çok mutsuz bir çocuktum. Ağlardım. Annem bir kez sarılsın isterdim. Sarılmazdı. Gözyaşlarım biterdi. Yanaklarımdan parmak uçlarımla toplar, damlaları yeniden gözlerime koyardım. "Hadi, sizi görünce beni sevecek," diye umut edişlerim geldi aklıma. Birden gönlüme buruk bir hüzün çöktü. 👍 1❤ 1 | |
| |
| | #46 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Sevgili Phillip, Çocukken dut ağacının altında evcilik oynardım. Hepimizin çeşitli görevleri olurdu. Kimimiz işe gider, kimimiz yemek yapar, kimimiz çocuk olurdu. "Mış gibi" yaparak oyunu sürdürürdük. Sonra büyüdük. Ama o oyun bitmedi Phillip sadece şekil değiştirdi. Kimisi çalışan oldu, kimisi anne, kimisi sevgili, kimisi patron... Meğer hayat da koskoca bir evcilikmiş. Gün geçtikçe "mış gibi" yapmalar dev gibi büyüyor, biz ise içi boşaltılmış bir kabuk gibi kalıyoruz. Hisleri eksilen ama rollerini kusursuz yerine getiren insanlar oluyoruz. Bazen düşünüyorum; sadece ben mi bu kadar umutsuzum Phillip? Ya da sadece ben mi maddi kaygılar içinde boğuluyorum? Sonra etrafıma bakıyorum. Herkes, öyle ya da böyle, olması istediği gibi bir hayat yaşıyor gibi geliyor. Herkes mutlu. Herkesin keyfi yerinde. Herkes arzuladığı hayatın içinde. Benimki değil. Benim hayatım gecekondudan hallice. Günün sonunda sanki herkes imrenilecek bir hayatın sahibi olmuş da ben kanalizasyona akıyormuşum gibi hissediyorum. Biliyorum ki gerçek bu değildi. Herkes kendi yükünü taşıyordu. Ama insanın içi yorulunca, gözleri de gerçeği değil, eksik olanı görmeye başlıyordu Sevgili Phillip. Tam da böyle bir dönemde, kendi kendime "Şu duygular nereden satın alınır?" diye dalga geçerken rastladım sana. Çıkış noktanız çok üzücüydü. İnsanlar eksik kalan duygularını tamamlamak için oyuncular kiralıyor. Bir çocuğa baba olsun diye... Aldatılan bir eşten özür dilemek için metres rolüne girsin diye... Ölmek üzere olan bir insanın son isteğini yerine getirsin diye... Sonra düşündüm. Birinin duygu boşluğunu doldurmak kandırmak mıydı Philip? Ahlak nerede başlıyor, ihtiyaç nerede bitiyordu? Bir insanı kandırmak mı daha kötü, yoksa ömrü boyunca eksik bırakmak mı? İzlerken doğruyla yanlış, ahlakla ahlaksızlık, kanmakla kandırılmak birbirine karıştı. Çünkü aslında bunların hiçbirine tamamen yabancı değiliz. Günün sonunda hepimiz rol yapıyoruz. İş yerinde başka, evde başka, sevdiğimiz insanın yanında başka biri oluyoruz. Güçlüymüş gibi yapıyoruz. İyiymiş gibi yapıyoruz. Mutluymuş gibi yapıyoruz. En çok da kendimizi buna inandırmaya çalışıyoruz Phillip. Sonra bir an geliyor... Çocukken dut ağacının altında oynadığımız evciliğin hiç bitmediğini daha çok fark ediyorum. Sadece oyun büyüyor. Roller ağırlaşıyor. Ve "mış gibi" yapmanın bedeli, bazen insanın kendisini kaybetmesi oluyor. | |
| |
| | #47 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yüreğim tam daralırken çaldı telefonum. Yirmi bir yıldır aynı numarayı kullanıyordu. Ben ise yirmi bir yıldır o numarayı hiç kaydetmedim. Çünkü ezbere biliyordum. Sessizce açtım. Bir süre sadece nefeslerimizi dinledik. "İyi misin?" diye fısıldadı. Ağlamaya başladım. Gözyaşımı kolumla silerken, "Özür dilerim." dedim. "Sen, ağlarken özür dilememeyi yıllardır öğrenemedin." dedi. Daha çok ağladım. "Sarhoş olup beni arasana yine," dedim hıçkırarak. "O hâllerimizi çok özledim." Kahkaha attı. "Hâlâ Keloğlan'dan Sen Bir Aysın söylememi kıskanıyorsun." dedi. Ben de kahkahayı bastım. Ağlarken de güzel gülerdim. Sonra sustuk. Sustukça daha çok konuştuk aslında. "Düştüm." dedim burnumu çekerken. Sustu. "Canım acıyor." Yine sustu. "Aynada yine kırk parçaya bölünmüş hâlimi görüyorum. Ama o parçaları bir türlü bir bütün yapamıyorum." Yine sustu. Burnumu çekerken bir kez daha özür diledim. Sadece nefesini duyuyordum. "Sen," dedi usulca, "acı çekerken bile özür dileyen ender insanlardansın." "Hadi," dedim, "bir dilek tutsana." Biraz sustu. "Çocukluğumu istiyorum." dedi. "Kırmızı, pas tutmuş bisikletimi… Mahallemde erkek arkadaşım olmadığı için ip atlayarak büyüdüğüm günleri… Kadınları bu kadar iyi tanımama vesile olan kızları… Oya örmeye çalıştığım çiviyi… Erik çaldığım bahçeleri… Orman üzümlerini… Plastik jopuyla beni iyice bana benzeten bekçiyi… Ve en masum çağımda aşkla tanıştığım küçük kadınlarımı…" Bir nefes aldı. "Bir de… " Sessizce ağladım. O ise sessizce dinledi. Bazen insanın tek ihtiyacı, kendisini düzeltmeye çalışmayan bir kulaktır. Sadece ağlarsın. O dinler. Ve o, yeter. 👍 1❤ 2 | |
| |
| | #48 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Sevgili The Invisible Guest, Tek kelimeyle efsaneydin benim için. İsmin Görünmeyen Misafir olsa da film boyunca bana hissettirdiğin şey bambaşkaydı. Sürekli kendime şu soruyu sordum: Görünmeyen gerçek neydi? Ya da görünmeyen vicdan neredeydi? Söylesene... İnsan kendini suçsuz hissetmek için gerçeği ne kadar değiştirebilir? Ya da ne kadar ileri gidebilir? Filmi izledikçe şunu fark ettim: Aslında avukatını kandırmaya çalışmıyordun. Kendini inandırmaya çalışıyordun. Gerçeği her anlatışında olaylar değişiyordu ama değişmeyen tek şey vicdandan kaçma çabandı. O çabayı izlemek kaslarımı gerdi. Bunu daha güçlü hissettiremezdin. Film boyunca Laura'yı suçlu göstermen ve olayları sürekli yeniden yazman müthiş bir zihin oyunuydu. Soğukkanlı, hesaplı ve ustacaydı. Her yeni anlatıda gerçeğin biraz daha eğilip bükülmesini izledim. Aslında değişen olaylar değildi; senin kendine anlattığın hikâyeydi. Adrián, sen kötü biri değildin. Sen tehlikeli bir adamdın. Çünkü insanı tanımlayan hiçbir zaman yaptığı hata değildir. Onu tanımlayan, hatadan sonra verdiği kararlardır. Ve senin hatalarından sonra verdiğin kararlar gerçekten tüyler ürperticiydi. Bana göre filmin en güçlü karakterleri anne ve babaydı. Özellikle annenin soğukkanlılıkla kurduğu plan tam on ikiden vuruyordu. Çünkü hiçbir savaş yalnızca güçle kazanılmaz. Düşmanın zayıf noktasını bulursun ve oradan ilerlersin. Bu filmde o zayıf noktanın adı egoydu. Bir diğer hayran kaldığım nokta ise yargısız dinlemekti. Bir insanı gerçekten anlamak için dinlersen, en büyük gerçeği sana yine kendisi verir. Herkesin bildiği ama uygulamanın en zor olduğu yöntemlerden biriydi. Siz bunu büyük bir ustalıkla işlediniz. Motivasyon da çok güçlüydü. Ucuz bir intikam hikâyesi anlatmadınız. Hakikatin peşine düştünüz. Bu yüzden final yalnızca şaşırtmadı; yerine oturdu. Film boyunca ipuçlarını öyle ustalıkla yaymıştınız ki final geldiğinde "Ben zaten biliyordum." dedirtmiyor. Aksine, hakikatin katman katman açığa çıkışını izlemek unutulmaz bir deneyime dönüşüyor. Ve galiba filmin bana bıraktığı en güçlü soru şu oldu: İnsan gerçekten başkalarını kandırabilir. Ama vicdanını ne zamana kadar susturabilir Belki de filmin gerçek görünmeyen misafiri, odadan hiç çıkmayan vicdandı. | |
| |
| | #49 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Öyle zavallıydım. Bir iz aradım. Bıraktığım izimi. Belki dedim, hayatının bir yerine değmişimdir. Belki bir anım kalmıştır. Belki bir sabah ansızın aklına düşmüşümdür. Belki gecenin sessizliğinde, hiç beklemediği bir anda ismim içinden geçmiştir. Aradım. Bulamadım. En başta demiştim. "Hiç olmamış gibi yok olurum ömründe." Yine, yeniden, kendi sözümden vuruldum. O cümle, yıllar geçse de kabuğu tutmayan bir yara gibi içimde kaldı. Sonra düşündüm... Neden yaşıyorduk ki zaten? Belki de birinin ömründe unutulmayacak küçük bir iz bırakabilmek için. Bir gülüşte, bir şarkıda, bir sokakta, bir kokuda hatırlanabilmek için. Ama ben öyle sessiz silinmişim ki... Sanki hiç uğramamışım hayatına. Sanki birlikte yaşanan hiçbir gün olmamış. Bir iz bile kalmamış benden. O an anladım; insan bazen bir ayrılığa değil, hiç yaşanmamış gibi unutulmaya ağlıyor. Ve en çok da bu acıtıyor. Bir gün ölsem, eksikliğim fark edilir miydi diye değil; zaten yokluğum, ben daha hayattayken başlamış gibi hissediyordum. İnsan, bir başkasının hatırasında yaşayamadığını düşündüğünde, kendi varlığından bile şüphe etmeye başlıyor. Ama zaman bana başka bir şey öğretti. Bıraktığımız her izi göremeyiz. Bazı izler sessizdir; gösterilmez, konuşulmaz, hatta inkâr edilir. Bir insanın seni hatırlamıyor gibi görünmesi, sende hiç iz taşımadığı anlamına gelmez. Belki de büyümek, bir gün dönüp şunu söyleyebilmektir: "Ben, birinin beni ne kadar hatırladığı kadar var olmadım. Sevdim, yaşadım, dokundum. Ve bunların değeri, bir başkasının hafızasıyla ölçülemez." | |
| |
| | #50 |
| [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Herkes en iyisiydi. Herkes en temiz, en doğru... En kirli bendim sanki. En çok ben sığdırılamayan, en çok ben eksik. Bütün yanlışlar bana, bütün doğrular onlara aitti. Dünyanın en geniş yükünü ben taşırken, en dar yargıları onlar dağıtıyordu. Hep bendim en dipte duran; en kolay suçlanan. Bazen gökyüzüne bakınca kendimi küçücük hissediyorum. Tıpkı onların sözlerinin içinde kaybolduğum anlar gibi. Sonra aklıma o söz geliyor: Herkes kendi kalbinin ekmeğini yer. O cümlenin içine kıvrılıp usulca uyumak istiyorum bazen. Kimseyi taşımadan, kimseye kendimi anlatmaya çalışmadan... Kimsenin beni tartmadığı, kimsenin bana bir isim vermediği, sadece olduğum hâlimle var olabildiğim bir yere sığınmak. Ne güzelsin gökyüzü. Sana baktığımda beni yaralayan ne varsa küçülüyor. İnsanların sözleri, yargıları, kırgınlıkları... Hepsi senin sonsuzluğunun altında ufacık kalıyor. Bir tek sen, bana, hiçbir şey söylemeden "Buradasın, bu yeter." diyorsun. O an, bütün yaralarım biraz daha hafifliyor. | |
| |
| Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir) | |
| |