IRCRehberi.Net- Türkiyenin En iyi IRC ve Genel Forum Sitesi  
 sohbet
seviyeli sohbet


Amatör Hikayeler Amatör hikayeler bu başlık altında yayınlanacaktır.

🎙️ LAFZONA Sesli ve görüntülü konuşma • İnteraktif yayıncılık • Müzik ve sohbet bir arada Katıl →
1Beğeni(ler)
  • 1 Gönderen Selma


 
Seçenekler Stil
Alt 06 Ağustos 2026, 08:43   #1
GungorenFm.Com
Selma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Standart “Baba,” dedi. “Ben sana her şeyi anlatmadım.”

Oğlum karısının önünde hava atmak için bahçede bana onuncu kez tokat attı; ama eli yüzümden çekilir çekilmez, borç parayla aldığı evden bir patlama sesi geldi...

Onuncu tokadı sayarken gözlerimi kapatmadım.

Avlunun ortasında, komşuların perdelerin arkasından bizi izlediğini bile bile oğlum Emre’nin yüzüne baktım. Elini kaldırdığında yanağımın acıyacağını biliyordum. Ama asıl acıyan yer yüzüm değildi.

Otuz iki yıl önce doğduğu gün onu ilk kez kucağıma aldığımda, küçücük parmaklarını başparmağıma dolamıştı. O gün ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğime söz vermiştim.

Şimdi bana zarar veren kişi, korumaya yemin ettiğim o çocuktu.

“Bana böyle bakma!” diye bağırdı Emre.

Karısı Melis, verandadaki sandalyeye yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Yüzünde korku değil, tuhaf bir memnuniyet vardı. Sanki kocasının babasına el kaldırması, onun gözünde bir sevgi kanıtıydı.

“Baban hâlâ seni çocuk sanıyor,” dedi Melis. “Bu evde kimin sözünün geçtiğini anlaması lazım.”

Emre, karısına baktı. Sonra yeniden bana döndü.

Onu durdurabilirdim.

Gençliğimde yıllarca inşaatlarda çalışmıştım. Ellerim hâlâ güçlüydü. Bileğini tutup kendimden uzaklaştırmam zor değildi. Ama yapmadım.

Çünkü her tokatta içimden sayıyordum.

Bir.

İki.

Üç.

Emre son üç ayda ne zaman para istese ve ben vermesem, avluda bağırmaya başlıyordu. Önceleri yalnızca hakaret ediyordu. Sonra omzumdan itti. Bir hafta sonra ilk kez yüzüme vurdu.

Ben sustukça cesareti arttı.

Komşular neden karşılık vermediğimi anlayamıyordu. Ablam Fatma bile telefonda ağlayarak:

“Hasan, o evden çık. O artık senin büyüttüğün çocuk değil,” demişti.

Ama çıkamazdım.

Çünkü Emre’nin bilmediği bir şey vardı.

Bu ev onun adına görünse de toprağın altında, duvarların içinde ve bankadaki borç dosyalarında benim yıllarım vardı.

Emre evlenmeye karar verdiğinde cebinde düğün salonunun kaporasını ödeyecek para bile yoktu. Melis’in ailesi ise kızlarının kiralık evde yaşamayacağını söylemişti.

“Evin yoksa düğün de yok,” demişti Melis’in babası.

Oğlum o akşam kapıma gelmiş, başını dizlerime koymuştu.

“Baba, beni onların karşısında mahcup etme,” diye yalvarmıştı. “Bir ev alalım. Çalışıp borcunu ben öderim.”

Ben de ona inandım.

Emekli maaşımı teminat gösterdim. Köyde annemden kalan küçük zeytinliği sattım. Yetmeyince Emre, mahallede herkesin adını duyunca sustuğu kişilerden yüksek faizle para aldı.

Evi Ankara’nın kenarındaki eski bir mahallede satın aldık. İki katlı, küçük bahçeli, duvarları nemli bir evdi. Melis ilk gördüğünde burnunu kıvırmıştı ama düğünden sonra sosyal medyada evin fotoğraflarını paylaşarak:

“Kocam bana hayalimdeki yuvayı aldı,” diye yazdı.

Bir kez bile benim adımı anmadı.

Başlangıçta umursamadım.

Ben alt kattaki küçük odada kalıyordum. Sabah erkenden kalkıyor, avluyu süpürüyor, pazardan alışveriş yapıyor, faturaların bir kısmını ödüyordum. Emre işten çıkarıldığında ona destek oldum. Melis’in annesi hastalandığında hastane masraflarına yardım ettim.

Fakat zaman geçtikçe ben o evde baba değil, istenmeyen bir hizmetçiye dönüştüm.

Yemek masasına benden sonra oturuyorlardı. Misafir geldiğinde odama çekilmemi istiyorlardı. Melis arkadaşlarına beni “köyden gelen uzak bir akraba” diye tanıtıyordu.

Bir gün buna itiraz ettiğimde Emre ilk kez omzumdan itmişti.

“Karımı insanların yanında utandırma,” demişti.

O günden sonra her şey hızla değişti.

Borçlar büyüyordu. Emre çalışmıyor ama yeni telefonlar alıyor, pahalı lokantalara gidiyor, karısına hediyeler getiriyordu. Bana ise her ay:

“Emekli maaşını ver, faiz ödemem gerekiyor,” diyordu.

Üç ay önce banka hesabımı ona vermeyi reddettim.

İlk tokadı o gün attı.

Ben hiçbir şey söylemeden odama girdim ve küçük bir defter çıkardım. Tarihi yazdım. Söylediklerini yazdım. Avluda bulunanları yazdım.

İkinci tokatta yine aynı şeyi yaptım.

Üçüncüde telefonumun ses kaydını açtım.

Dördüncüde komşumuz Nermin Hanım her şeyi pencereden gördü.

Beşinci, altıncı ve yedinci tokatlarda Emre artık benden korkmadığını düşünüyor, Melis ise onu daha da kışkırtıyordu.

Sekizinci tokattan sonra oğlum kulağıma eğilip:

“Yakında bu evi satacağım. Seni de huzurevine bırakacağım,” dedi.

Dokuzuncu tokat dün gelmişti.

Bugün ise masanın üzerine bırakılan bir zarf yüzünden kavga çıkmıştı.

Zarf, Emre’nin borç aldığı adamlardan gelmişti. İçinde yalnızca bir tarih ve tek bir cümle vardı:

“Ödeme yapılmazsa ev boşaltılacaktır.”

Melis zarfı görünce çılgına döndü.

“Senin baban parayı saklıyor!” diye bağırdı. “Emekli maaşını versin. Yoksa bu adamlar bizi sokağa atacak.”

Emre avluya geldiğinde ben dut ağacının altında oturuyordum.

“Parayı ver,” dedi.

“Vermeyeceğim.”

“Bu ev benim.”

“Bu ev için ödenen paranın çoğu benim hayatımdan çıktı.”

Melis verandadan bağırdı:

“Emre, hâlâ onunla tartışıyor musun? Bir erkek olduğunu göster!”

İşte onuncu tokat o anda geldi.

Başım yana savruldu. Ağzımda metalik bir tat hissettim ama yere düşmedim. Yavaşça doğruldum ve oğluma baktım.

Emre’nin yüzünde zafer vardı.

“Şimdi anladın mı?” dedi. “Bu evde patron benim.”

Tam cevap verecektim ki içeriden ince bir ıslık sesi duyuldu.

Önce yalnızca ben fark ettim.

Mutfak penceresinin kenarından sarımsı bir duman yükseliyordu. Ardından keskin bir koku avluya yayıldı.

“Emre,” dedim. “İçeride bir şey var.”

“Konuyu değiştirme!”

O sırada evin içinden bardak kırılmasına benzer bir ses geldi. Melis verandadan dönüp kapıya baktı.

Bir saniye sonra bütün pencereler aynı anda titredi.

Patlama öyle güçlüydü ki avludaki sandalyeler devrildi. Üst kattaki camlardan biri parçalandı, mutfak kapısından yoğun duman yükselmeye başladı.

Melis çığlık atarak merdivenlere koştu.

“Çantam içeride!” dedi. “Altınlarım, paralarım içeride!”

Emre de kapıya yöneldi ama kolundan tuttum.

“Giremezsin!”

“Elimi bırak!”

Tam o anda üst kattaki ahşap pencere çerçevesi alev aldı. Mahalledeki insanlar sokağa çıkmaya başlamıştı. Birileri itfaiyeyi arıyor, birileri bahçe duvarının üzerinden hortum uzatmaya çalışıyordu.

Melis dizlerinin üzerine çöktü.

“Her şeyimiz içeride,” diye ağladı.

Ben ise yanan eve değil, avlunun köşesindeki eski depoya baktım.

Çünkü patlamadan birkaç dakika önce o depoya giren birini görmüştüm.

Emre’nin borç aldığı adamlardan biri olan Cevdet’ti.

Ve elinde, bizim mutfakta kullandığımız tüpe bağlı ince hortumun aynısından vardı.

Tam bunu oğluma söyleyecekken depodan bir ses geldi.

Kapı içeriden üç kez vuruldu.

Tak.

Tak.

Tak.

Emre’nin yüzü bir anda bembeyaz oldu.

“Orada kim var?” diye sordum.

Oğlum cevap vermedi.

Sadece yanan eve, sonra depoya baktı ve titreyen bir sesle:

“Baba,” dedi. “Ben sana her şeyi anlatmadım.

Depo kapısına doğru yürürken oğlum koluma yapıştı.

“Baba, sakın açma.”

Sesinde daha önce hiç duymadığım bir korku vardı. Az önce avlunun ortasında bana el kaldıran adam gitmiş, yerine çocukken fırtına sesinden korkup yatağımın kenarına sığınan Emre gelmişti.

Kolumu elinden kurtardım.

“İçeride kim var?”

Emre dudaklarını kıpırdattı ama cevap veremedi. Melis ise bir anda ayağa kalktı.

“Depoda kimse yok!” diye bağırdı. “Yangın yüzünden tahtalar ses çıkarıyor.”

Sanki söylediklerine kendisi de inanmak istiyordu. Fakat kapının arkasından üç vuruş daha geldi.

Sanki söylediklerine kendisi de inanmak istiyordu. Fakat kapının arkasından üç vuruş daha geldi.

Tak.


Tak.

Tak.

Ardından boğuk bir kadın sesi duyuldu.

“Yardım edin…”

Avludaki herkes sustu.

Komşumuz Nermin Hanım bahçe duvarının arkasından:

“Hasan Bey, içeride biri var!” diye bağırdı.

Kapının sürgüsünü açtım. Melis önüme geçmeye çalıştı ama omzumla onu kenara aldım. Kapı açılır açılmaz, elleri plastik kelepçeyle bağlanmış genç bir kadın üzerime doğru düştü.

Onu tanıyordum.

Adı Derya’ydı. Emre’nin bir süre çalıştığı mobilya mağazasında muhasebe bölümündeydi. Birkaç kez eve gelip evrak getirmişti. Sessiz, çalışkan bir kızdı. Annesiyle birlikte yaşıyordu.

Derya’nın yüzü solgundu. Ağzındaki bez boynuna kadar kaymıştı. Ellerini çözerken titreyerek:

“Onlar yaptı,” dedi.

“Kim?”

Bakışları Emre ile Melis arasında gidip geldi.

“İkiniz de.”

Emre bir adım geri çekildi.

“Yalan söylüyor.”

Derya, oğluma öyle bir baktı ki avludaki yangından daha sıcak bir öfke yüzüne yayıldı.
“Telefonundaki kayıtlar da mı yalan söylüyor, Emre?”

Tam o sırada itfaiye araçlarının sesi sokağı doldurdu. İnsanlar bahçe kapısından çekildi. Görevliler hortumları uzatıp mutfağa ve üst kata su tutmaya başladı. Bizi de avlunun dışına çıkardılar.

Melis ağlıyordu ama gözleri yanan evde değildi. Sürekli Derya’nın elindeki küçük siyah çantaya bakıyordu.

Bunu fark ettim.

Derya’yı dut ağacının altındaki taş banka oturttum.

“Ne var o çantada?” diye sordum.

Çantayı göğsüne bastırdı.

“Emre’nin gerçek borçları. Melis’in sakladığı hesaplar. Evin neden yandığını açıklayan her şey.”

Emre bir anda ona doğru atıldı.

“Ver onu bana!”

Önüne geçtim.

Oğlum beni itmek için elini kaldırdı ama bu kez bileğini havada yakaladım.

“Yeter.”

Tek kelime söyledim. Fakat yıllardır içimde biriken her şey o kelimenin içindeydi.

Emre gözlerime baktı. İlk kez karşısında susan bir ihtiyar değil, onu büyüten babasını gördü. Kolunu yavaşça indirdi.

Derya anlatmaya başladı.

Emre işten çıkarılmamıştı.

Mağazanın kasasından küçük küçük para çektiği fark edilince istifa etmek zorunda kalmıştı. İlk başta eksik parayı yerine koyacağını düşünmüş. Sonra borç aldığı kişilerden gelen baskı artmış. Borcu kapatmak için başka yerlerden para almış. Bir borcu diğer borçla kapatırken miktar büyümüş.

“Ne kadar?” diye sordum.

Derya gözlerini yere indirdi.

“Faizlerle birlikte yaklaşık üç milyon lira.”

Nefesim kesildi.

Ben oğlumun birkaç yüz bin lira borcu olduğunu sanıyordum. Zeytinliği satmış, emekli maaşımı vermiş, yıllarca biriktirdiğim bütün parayı ev için harcamıştım. Buna rağmen üç milyon liralık bir çukur açmıştı.

“Bu para nereye gitti?”

Derya bu kez Melis’e baktı.

“Büyük kısmı onun ailesine.”

Melis hemen bağırdı:

“İftira!”

Derya çantadan bir dosya çıkardı.

“Babanın dükkanının borcu ödendi. Kardeşine araba alındı. Annenin adına İzmir’de küçük bir daireye kapora verildi. Hepsi Emre’nin hesabından çıktı.”

Melis’in yüzü değişti.

Emre başını ellerinin arasına aldı.

“Bana yatırım yapıyoruz demişlerdi,” dedi. “Dükkan düzelince parayı geri vereceklerdi.”

“Ben sana kaç kere sordum?” dedim. “Parayı nereye harcıyorsun diye kaç kere sordum?”

“Sen anlamazsın sandım.”
Bu söz, yüzüme attığı tokatlardan daha ağır geldi.

Ben anlamazdım.

Çünkü eski kıyafetler giyiyordum. Çünkü akıllı telefon kullanmayı sevmiyordum. Çünkü onun gibi lüks lokantalarda oturmuyordum. Oysa ben ömrüm boyunca bir tuğlanın diğerinin üstünde nasıl durduğunu, borcun insanın sırtına nasıl çöktüğünü ve alın teriyle kazanılan paranın nasıl korunması gerektiğini öğrenmiştim.

Derya devam etti.

“Geçen hafta Melis bana geldi. Emre’nin hesaplarını düzenlememi istedi. Evi yüksek bedelle sigortalatmışlar. Sonra borcun bir kısmını kapatmak için yangın çıkmış gibi gösterip sigorta parasını alacaklardı.”

Avlunun içinden yükselen duman gökyüzünü kaplıyordu.

“Bu patlama planlı mıydı?” diye sordum.

Derya başını salladı.

“Evin boş olması gerekiyordu. Melis bugün sizi bir akraba ziyaretine gönderecekti. Ama Hasan Amca gitmeyi reddedince plan bozuldu.”

Melis çığlık attı:

“Ben kimseyi yakmak istemedim!”

Derya sakin bir sesle:

“Yalnızca sigorta parası istedin, öyle mi?”

“Evet! Ev boşken küçük bir yangın çıkacaktı. Cevdet kontrol edecekti. Kimseye bir şey olmayacaktı.”

“Peki beni neden depoya kilitlediniz?”

Melis sustu.

Derya gözlerini bana çevirdi.

“Planı öğrendim. Emre’ye vazgeçmesini söyledim. Bana yardım edeceğine söz verdi. Bugün evrakları size göstermek için geldim. Fakat Melis beni gördü. Cevdet’le birlikte ellerimi bağlayıp depoya kapattılar.”

Oğluma baktım.

“Sen de oradaydın.”

Emre gözlerini kaçırdı.

“Derya’ya zarar vermeyeceklerini söylediler.”

“Sen ne yaptın?”

“Hiçbir şey.”

İşte asıl cevap buydu.

Oğlum Derya’yı bağlamamış olabilirdi. Hortumu kendisi yerleştirmemiş olabilirdi. Ama gördüğü kötülüğe gözlerini kapatmıştı. Sonra avluya çıkıp karısına güçlü görünmek için babasına vurmuştu.

Kötülük bazen elini kaldırmak değildi. Bazen elini hiç uzatmamaktı.

İtfaiye görevlilerinden biri yanımıza geldi. Yangının kontrol altına alındığını, patlamanın mutfaktaki gaz sızıntısından kaynaklandığını söyledi. Hortumun kasıtlı olarak gevşetilmiş olabileceğini de ekledi.

Aynı anda bahçenin arka tarafında bir hareketlilik oldu.

Cevdet duvarın üzerinden kaçmaya çalışırken mahalleli tarafından görülmüştü. İki görevli onu yakalayıp kapıya getirdi. Üzerindeki ceketin cebinden çakmak, eldiven ve küçük bir pense çıktı.

Cevdet, Melis’e bakarak:

“Beni sen çağırdın,” dedi. “Şimdi her şeyi bana yıkmaya çalışma.”

Melis’in dizleri çözüldü. Yere oturdu.

Emre ise sanki ilk kez karısını görüyormuş gibi ona bakıyordu.

“Bana bunun sadece borcu ertelemek için olduğunu söylemiştin.”

Melis acı acı güldü.

“Sen de inandın. Çünkü inanmak işine geldi.”

“Ben senin için her şeyi yaptım.”

“Ben senden her şeyi yapmanı istemedim. Yalnızca güçlü bir adam olmanı istedim.”

Emre’nin yüzü kızardı.

“Babamı dövmem güçlü olmak mıydı?”

Melis omuzlarını kaldırdı.

“En azından beni seçtiğini gösteriyordun.”

Bu cümleyle avluda garip bir sessizlik oluştu.

Oğlumun yüzünde ilk kez utanç gördüm. Bana doğru döndü. Şişmiş yanağıma baktı, sonra kendi ellerine.

“Baba…”

Elimi kaldırdım.

“Şimdi değil.”

O gün ondan özür dinleyecek halde değildim. Bazı yaralar bir cümleyle kapanmazdı. İnsanlar özür dilemenin geçmişi sildiğini sanıyordu. Oysa özür yalnızca kapıyı çalar. O kapının açılıp açılmayacağına yaralanan kişi karar verir.

Derya’nın belgeleriyle birlikte hepimiz karakola götürüldük. Saatlerce ifade verdik. Komşular gördüklerini anlattı. Nermin Hanım, Emre’nin aylardır bana nasıl bağırdığını ve el kaldırdığını söyledi.

Ben de küçük defterimi masaya koydum.

On tokadın tarihi, saati ve tanıkları tek tek yazılıydı. Telefonumdaki ses kayıtlarını da verdim.

Emre defteri görünce ağlamaya başladı.

“Bunların hepsini mi yazdın?”

“Unutmamak için.”

“Beni cezalandırmak için mi?”

“Hayır. Bir gün sen inkâr edersen, kendi aklımdan şüphe etmemek için.”

Başını eğdi.

Akşama doğru gerçekler daha da ağırlaştı. Melis’in ailesinin borçlardan haberi olduğu, Emre’yi sürekli yeni para bulmaya zorladıkları ortaya çıktı. İzmir’de alınmak istenen dairenin Emre’yle hiçbir ilgisi yoktu. Melis, sigorta parasını aldıktan sonra annesiyle oraya taşınmayı planlıyordu.

Emre’ye ise evin borcunu ve geride kalan bütün yükü bırakacaktı.

Oğlum bunu duyunca duvara yaslandı.

“Beni terk mi edecektin?” diye sordu.

Melis ona bakmadı.

“Borç içindeki bir adamla ne yapacaktım?”

Emre’nin gözlerinden yaşlar aktı.

İşte asıl cevap buydu.

Oğlum Derya’yı bağlamamış olabilirdi. Hortumu kendisi yerleştirmemiş olabilirdi. Ama gördüğü kötülüğe gözlerini kapatmıştı. Sonra avluya çıkıp karısına güçlü görünmek için babasına vurmuştu.

Kötülük bazen elini kaldırmak değildi. Bazen elini hiç uzatmamaktı.

İtfaiye görevlilerinden biri yanımıza geldi. Yangının kontrol altına alındığını, patlamanın mutfaktaki gaz sızıntısından kaynaklandığını söyledi. Hortumun kasıtlı olarak gevşetilmiş olabileceğini de ekledi.

Aynı anda bahçenin arka tarafında bir hareketlilik oldu.

Cevdet duvarın üzerinden kaçmaya çalışırken mahalleli tarafından görülmüştü. İki görevli onu yakalayıp kapıya getirdi. Üzerindeki ceketin cebinden çakmak, eldiven ve küçük bir pense çıktı.

Cevdet, Melis’e bakarak:

“Beni sen çağırdın,” dedi. “Şimdi her şeyi bana yıkmaya çalışma.”

Melis’in dizleri çözüldü. Yere oturdu.

Emre ise sanki ilk kez karısını görüyormuş gibi ona bakıyordu.

“Bana bunun sadece borcu ertelemek için olduğunu söylemiştin.”

Melis acı acı güldü.

“Sen de inandın. Çünkü inanmak işine geldi.”

“Ben senin için her şeyi yaptım.”

“Ben senden her şeyi yapmanı istemedim. Yalnızca güçlü bir adam olmanı istedim.”

Emre’nin yüzü kızardı.

“Babamı dövmem güçlü olmak mıydı?”

Melis omuzlarını kaldırdı.

“En azından beni seçtiğini gösteriyordun.”

Bu cümleyle avluda garip bir sessizlik oluştu.

Oğlumun yüzünde ilk kez utanç gördüm. Bana doğru döndü. Şişmiş yanağıma baktı, sonra kendi ellerine.

“Baba…”

Elimi kaldırdım.

“Şimdi değil.”

O gün ondan özür dinleyecek halde değildim. Bazı yaralar bir cümleyle kapanmazdı. İnsanlar özür dilemenin geçmişi sildiğini sanıyordu. Oysa özür yalnızca kapıyı çalar. O kapının açılıp açılmayacağına yaralanan kişi karar verir.

Derya’nın belgeleriyle birlikte hepimiz karakola götürüldük. Saatlerce ifade verdik. Komşular gördüklerini anlattı. Nermin Hanım, Emre’nin aylardır bana nasıl bağırdığını ve el kaldırdığını söyledi.

Ben de küçük defterimi masaya koydum.

On tokadın tarihi, saati ve tanıkları tek tek yazılıydı. Telefonumdaki ses kayıtlarını da verdim.

Emre defteri görünce ağlamaya başladı.

“Bunların hepsini mi yazdın?”

“Unutmamak için.”

“Beni cezalandırmak için mi?”

“Hayır. Bir gün sen inkâr edersen, kendi aklımdan şüphe etmemek için.”

Başını eğdi.

Akşama doğru gerçekler daha da ağırlaştı. Melis’in ailesinin borçlardan haberi olduğu, Emre’yi sürekli yeni para bulmaya zorladıkları ortaya çıktı. İzmir’de alınmak istenen dairenin Emre’yle hiçbir ilgisi yoktu. Melis, sigorta parasını aldıktan sonra annesiyle oraya taşınmayı planlıyordu.

Emre’ye ise evin borcunu ve geride kalan bütün yükü bırakacaktı.

Oğlum bunu duyunca duvara yaslandı.

“Beni terk mi edecektin?” diye sordu.

Melis ona bakmadı.

“Borç içindeki bir adamla ne yapacaktım?”

Emre’nin gözlerinden yaşlar aktı.

İçimde ona acıyan bir yer hâlâ vardı. İnsan baba olunca, evladı saçlarına ak düşürecek kadar büyüse bile içinde onun çocuk halini taşımaya devam ediyordu. Fakat acımak, yapılanları yok saymak değildi.

Melis ve Cevdet hakkında işlem başlatıldı. Derya’yı alıkoymaları, evde kasıtlı tehlike oluşturmaları ve sigorta dolandırıcılığı girişimiyle ilgili belgeler dosyaya eklendi.

Emre de bütün suçlardan kurtulmadı.

Planı önceden bildiği halde engellemediği, Derya’nın depoya kapatılmasına sessiz kaldığı ve bana uyguladığı şiddet nedeniyle hesap vermek zorunda kaldı.

Eve döndüğümüzde üst kat kullanılamaz haldeydi. Mutfak yanmış, pencereler kırılmış, duvarlar is içinde kalmıştı. Fakat asıl yıkılan şey ev değildi.

Oğlumun yıllardır kurduğu sahte hayat yanmıştı.

Melis gitmişti. Pahalı kıyafetleri, sosyal medyada paylaştığı gösterişli sofralar, komşulara anlattığı mutlu evlilik masalı birkaç saat içinde kül olmuştu.

Ben alt kattaki odama girdim. Küçük bavulumu çıkardım. İçine iki gömlek, birkaç pantolon, ilaçlarım ve rahmetli eşimin fotoğrafını koydum.

Emre kapıda belirdi.

“Nereye gidiyorsun?”

“Ablanın yanına.”

“Beni yalnız mı bırakacaksın?”

“Sen beni uzun zamandır yalnız bıraktın, oğlum.”

Dudakları titredi.

“Ben değişeceğim.”

“Değişmek sözle olmaz.”

“Ne yapmamı istiyorsun?”

Bavulun fermuarını kapattım.

“Önce borçlarının sorumluluğunu al. Çalış. Yalan söyleme. Sana kötülük yaptıran insanları suçlayıp kendini temize çıkarma. Çünkü o el senindi.”

Yanağımı işaret ettim.

“Melis sana vur demiş olabilir. Ama bana vuran sendin.”

Emre ağlayarak dizlerinin üzerine çöktü.

Çocukken bir şey kırdığında da böyle yapardı. Başını öne eğer, affedilmek için ayakkabılarıma sarılırdı. O zaman onu kaldırır, alnından öperdim.

Bu kez kaldırmadım.

“Baba, beni affet.”

“Bir gün belki.”

“Ne zaman?”

“Sen artık bana vurduğun ellerinle dürüst bir hayat kurduğunda.”

Evden çıktım.

Arkamdan gelmedi.

Sonraki aylar kolay geçmedi. Evdeki hasarın büyük kısmını sigorta karşılamadı. Çünkü olayın kasıtlı olduğu ortaya çıkmıştı. Ev satışa çıkarıldı. Satıştan gelen para borcun yalnızca bir bölümünü kapattı.

Emre bir tamir atölyesinde çalışmaya başladı. İlk kez düzenli maaşının tamamını borçlara yatırdı. Eski telefonunu sattı, arabasını elden çıkardı, gösterişli hayatından vazgeçti.

Beni her hafta aradı.

İlk zamanlar telefonunu açmadım.

Sonra mesajlarını okumaya başladım.

“Bugün ilk taksiti ödedim.”

“Derya’dan özür diledim. Beni affetmedi. Haklı.”

“Öfke kontrolü için destek alıyorum.”

“Baba, sana geri dön demiyorum. Sadece iyi olduğunu bilmek istiyorum.”

Altı ay sonra ablamın evinin önünde onu gördüm. Elinde pahalı bir hediye yoktu. Küçük bir poşetin içinde iki ekmek ve benim sevdiğim beyaz peynir vardı.

Kapıda durdu.

“İçeri girebilir miyim?”

Uzun süre yüzüne baktım.

Eskisi gibi bakımlı değildi. Elleri yağ içindeydi. Gözlerinin altında yorgunluk vardı. Fakat ilk kez yüzünde gösteriş değil, gerçek bir pişmanlık gördüm.

Kapıyı tamamen açmadım. Fakat kapatmadım da.

“Bahçede oturalım,” dedim.

Yan yana değil, karşılıklı oturduk.

Benden özür diledi. Bahane üretmeden, Melis’i suçlamadan, çocukluğunu öne sürmeden konuştu. Her tokadı hatırladığını söyledi. Ben ise bazı geceler hâlâ avluda yükselen elini rüyamda gördüğümü anlattım.

Ağladı.

Ben de ağladım.

O gün onu affettiğimi söylemedim. Fakat giderken poşetten bir ekmek aldım.

Bazen barışmak büyük sarılmalarla başlamaz. Bazen yalnızca uzatılan ekmeği kabul etmekle başlar.

Bir yıl sonra Emre borcunun büyük kısmını kapatmıştı. Küçük bir odada yaşıyor, sabah erkenden işe gidiyordu. Mahallede gençlere borç ve gösteriş uğruna hayatlarını mahvetmemelerini anlatmaya başladı.

Ben hâlâ ablamın yanında kalıyordum.

Oğlumla haftada bir kez aynı masaya oturuyorduk. Aramızdaki her şey düzelmemişti. Belki bazı şeyler hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Ama artık bana elini kaldırmıyordu.

Çay doldururken elleri titrediğinde, o avluyu hatırladığını biliyordum.

Bir gün bana:

“Baba, beni neden onuncu tokada kadar bekledin?” diye sordu.

Cevabımı uzun süre düşündüm.

“Belki dokuzuncuda durursun sandım,” dedim. “Bir baba, evladından umudunu kolay kolay kesemiyor.”

Başını eğdi.

Ben de ekledim:

“Ama öğrendim ki sabretmek her zaman iyilik değildir. Bazen sessizliğimiz, karşımızdakinin kötülüğünü büyütür.”

O günden sonra defterimi bir daha açmadım.

Ama atmadım da.

Çünkü o defter bana önemli bir şeyi hatırlatıyordu: İnsan, evladı bile olsa kendisine zarar verene sınır koymalıdır. Aile olmak, her şeyi sineye çekmek değildir. Sevgi, birinin yaptığı kötülüğe sessiz kalmak değil; bazen onu sonuçlarıyla yüzleştirecek kadar cesur olmaktır.

Sizce Hasan oğlunu tamamen affetmeli miydi, yoksa bazı davranışların affı olsa bile güveni bir daha asla geri gelmez mi?
👏 1
________________

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...] Selma
 
 


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı





Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:12.