[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Güneş, Güneş gibiyken gündüzlerinde, Ay da Ay gibidir yayla gecelerinde, türküler de türkü gibiyken Iğdır Köyü’nün yükseklerinde. 1 Temmuz 1923’te, Kurban Bayramı’nda doğmuş Kurbani Kılıç da köyün türkü yakanlarındandır.
Günümüzde yaylaya gidenler oldukça azalırken, o yıllarda yazın kimse kalmaz köyün taş üstüne taş konmuş hanelerinde. Hane reisleri arada köye dönse de, çoluk çocuk yaylaya gitmek yaşamsal bir zorunluluktur o devirde.
Köylülerinden bir hane reisi hastalanır o yaz. Üç kızı ve karısıyla yaylaya gidemeyecektir, ama yaylaya da gidilmelidir.
“Siz gidin…” der anaya. “Ben burada kalır, kendime bakarım; sizin dönüş yolunuzu gözlerim - ama ben gidemeyeceğim…”
Er kişinin sözü buyruktur. Üç kız, bir ana düşerler yayla yollarına. Akılları bir yaz boyu göremeyecekleri, köyde bir başına yaşayacak kocada - babalarında kala kala, giderler suları buz gibi yaylalara.
İmece usulüdür yaylada hayat. Hab olayında kertli çubuklarla ölçülen sütler birbirine ödünç verilir. Herkes yardım eder üç kız ve anasına.
Derken güz gelmeden, Alem Yeli esmeden, Iğdır Köyü’ne dönüş vakti gelir. Döndüklerinde üç kız, bir anayı büyük acı beklemektedir. Dönmelerine çok az kalana kadar idare etmiş baba son nefesini tüketmiştir.
Yaylasından inmiş köy yolunu tutmuş üç kız, bir ana,
köylerine varıp, acı haberi duyunca, çıkıp dama,
“oooy, oyyy…” diye ağlamaktadırlar yana yana.
Köyün ozan delikanlısı Kurbani Kılıç da sokulmuştur yanlarına; üç kız bir ana ağlarken yana yana, gözyaşları düşerken yanaklarına, çanak tutmaktadır yüz yıllarca gönüllerden akacak bir türkünün ilk damlalarına.