Başkası ile evli ama kaçıp birlikte yaşadığı adama "kocam" derken başörtüsünü düzeltmeyi ihmal etmeyen kadınlar var ekranda. ve başkasına "kocam" diyen karısına ağlayarak "n'olur geri dön" diye yalvaran erkekler...
izlerken saç baş yolar insan gördüğü bu oksimoron karşısında.
"n'olur dön ben sensiz yaşayamam." diyor adam. kadın da o ayaklarına kapanırken nazlanıyor, gitse mi gitmese mi karar veremiyor. bizler de çaylarımızı tazeleyerek rezillik izliyoruz.
insanlığın ar damarı çatlamış değil, büsbütün ameliyatla alınmış sanki. utanmak, eskilerin lügatında kalmış köhne bir kelime, bir 'beceriksizlik' nişanesi artık.
erkeğin, o kadim 'rical' duruşunu, haysiyetini ayaklar altına alıp merhamet dilenmesi; kadının iffetini bir pazarlık kozu, bir güç gösterisi gibi masaya sürmesi…
vallahi, izlediğimiz şey başkasının günahı değil, kendi kıyametimizdir.
allah'tan korkmanın yerini, kula yaranmanın; hayânın yerini, ekranda altında ifşa olmanın aldığı bir cinnet çağı bu.
bizler hayamızı hangi vestiyere bıraktık da bu cümbüşe iştirak ediyoruz? utanmak, insan olmanın asgari şartıydı; şimdi ise 'cesaret' kılıfına sokulmuş bir arsızlık prim yapıyor.
o ekrandaki irin, bizim 'merak' dediğimiz o süfli iştahımızdan, o bastırılmış röntgenciliğimizden besleniyor. biz talep etmesek hangi arz bu kadar cüretkâr, bu kadar pervasız olabilir? hangi yapımcı, hangi kanal; bizim o doymak bilmez 'seyir' açlığımız olmasa, namusu panayır malı gibi pazara çıkarmaya cesaret edebilir?
başkasının mahremiyetini deşifre eden o ışıklar, bizden aldığı icazetle yanıyor.
ben talep etmesem, sen o sirkin sadık müşterisi olmasan, hangi yüzsüzlük kendine sahne bulabilir?
ezgi akgül 8 ocak 2026 / ankara