[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Lütfen Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Bilen bilirdi, ben halamı hiç sevmezdim.
Ergenlik dönemimde, saygının ne olduğunu bilmeden, onu defalarca evden kovmuşluğum çoktur. Oysa bu öfkenin sebebinin, yetişkinliğimde annem olduğunu öğrenmek, insanın kendine sessizce acıması gibi bir şeydi.
Zamanla halamla aramdaki bağ, her gün metroda karşılaştığım insanlardan bile daha yabancı bir yere düştü. Oysa çocukluğumun kuşkusuz en büyük şahidiydi. Eşi demiryollarında çalışırdı; bu yüzden İskenderun’da bir lojmanda yaşarlardı. Ben de bir süre onlarla kaldım.
Akşam sefalarının zarif açılışını ondan öğrendim mesela. Sabahları pideleri küçük küçük ayırıp içine çilek reçelinin tanelerini koymayı onunla sevdim. İlk kömbe kurabiyeyi ondan öğrendim; bulaşık yıkarken bardakları ayrı tutmayı da. Beyaz inciri siyaha tercih etmeyi de.
Ama büyürken annem çocukluğumu ve halamı unutturdu. Kendi aile sorunlarını benim kişisel meselelerim haline getirip, ondan nefret etmeme sebep oldu. Yine de her yaz Tekir Yaylası’na gider, elini öperdim. Her gidişimde biraz daha yaşlandığını görmek, içimde adı konmamış çığlıklar uyandırırdı.
O yaşlandıkça ben çocukluğumu hatırlamaya başladım. Çocukluğumla yeniden barıştığımda, halam geldi aklıma. Dedim ki içimden; bir grup çocuğu halam adına sevindireyim. Hazırlıklar yaptım. Çocukların sevinçten çıldıracağı şeyleri topladım ve halam adına dağıttım.
İçimden, hem ona hem çocukluğuma, usulca “özür dilerim” dedim.
Ve ardından ölüm haberini aldım.
Bazı yüzleşmeler geç gelir. Bazı kabullenişler de. Ama insan, affettiği yerden sonra yas tutabiliyor. Ya da yas ile affedebiliyor. Ben halamı en çok, onu artık suçlamadığımda sevdim.